
Aile Hukuku Güncel Yargıtay Kararları
- Taraflardan daha ağır kusurlu olan yararına yoksulluk nafakasına hükmolunamaz. Ayrıca kişilik haklarına saldırı teşkil eden olaylar yaşayan eşin bu olaylarda ağır ya da eşit kusuru olmaması halinde manevi tazminat talebinin kabulü gerekir.
“…Daha ağır kusurlu eş yararına yoksulluk nafakasına hükmolunamaz.(TMK. md.175/1) Bu durumda, davalı kadının yoksulluk nafakası talebinin reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulü usul ve yasaya aykırıdır. Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz ya da daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, eşlerin evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade ve eşit kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi (TMK.md,4 BK.md.42 ve 44 ) dikkate alınarak davacı koca yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir. Türk Medeni Kanununun 174/2 maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davacı kocanın ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK. md.4 BK. md. 42,43,44,49) dikkate alınarak davacı koca yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir…” Yargıtay 2.H.D. 2010/11919 Esas 2011/14213 Karar 28.09.2011 Tarih
- Tarafların ortak konuta dönmemesi, eşini sevmediğini söylemesi, eşine hakaretler etmesi, eşinin anne-babasına ağır hakaretler etmesi evlilik birliğinin temelden sarsıldığını gösteren emarelerdir.
“…Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davalı-davacı kadının kocasına sürekli “önce konuşmasını öğren” diyerek eliyle ittiği, ziyaret için ailesi yanına gidip dönmediği, barıştırmak için gelen tanıklara kocasını sevmediğini, istemediğini söyleyerek hakaretler ettiği, kayınpederine de ağır hakarette bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı-davalı koca da dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında davacı-karşılık davalı kocanın davasının da kabulüne (TMK.md. 166/1)karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2.H.D. 2010/8020 Esas 2011/8981 Karar 23.05.2011 Tarih
- Taraflardan birinin birlik görevlerini yerine getirmemesi, sürekli alkol alması, evin eşyalarını satması evlilik birliğinin devamına imkân vermeyecek nitelikte geçimsizlik olduğunu gösterir.
“…Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davalı kocanın birlik görevlerini yerine getirmediği, sürekli alkol aldığı ve evin eşyalarını sattığı anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK.md. 166/1)karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2.H.D. 2008/11799 Esas 2009/14055 Karar 14.07.2009 Tarih
- Taraflardan birinin eşini dövmesi, diğer tarafın eşine ağır hakaretlerde bulunması ortak hayatı temelinden sarsacak davranışlar olup eşlerin zorunlu olarak bir süre beraber kalmaları bu davranışların affedildiği anlamına gelmez.
“… Toplanan delillerden; Eşlerin Erciş’ten tayinlerinin çıkması üzerine Ankara’ya geldikleri, kendilerine hemen lojman tahsis edilmemesi üzerine 23.10.2003 – 5.1.2004 tarihleri arasında Orduevinde konakladıkları, davacıya lojman verilmesi üzerine eşlerin ayrıldıkları ve kocaya tahsis edilen lojmana davalının yerleştiği, davacının eşini dövdüğü, davalının ise eşine karşı ağır hakaretlerde bulunduğu, yüzünü tırnağı ile yaraladığı anlaşılmaktadır. Eşlerin zorunlu olarak bir süre beraber orduevinde kalmaları kocanın eşini affettiğini, geçen hadiseleri hoşgörü ile karşıladığını göstermez. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK.md. 166/1)karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2.H.D. 2006/3770 Esas 2006/9958 Karar 22.06.2006 Tarih
- Uzun evlilik birliği süresi içinde cinsel birliktelik kurulamaması durumunda eşler arasında en azından isteksizlik doğacağı şüphesizdir. Bu durumda tarafların evlilik birliğini devam ettirmeleri beklenemez.
“… Evlenmenin sosyal amacı yanında, cinsel arzuları tatmin etme gayesi de vardır. Tarafların cinsel organları normal yapıda olmasına rağmen, psikolojik sebeple de olsa uzun evlilik süresi içinde cinsel ilişki kuramadıkları kızlık muayenesine dair rapordan anlaşılmaktadır. Bu hal evlilik birliğini temelinden sarsar. Birlikte yaşanan uzun süre içinde cinsel ilişkinin başarılamamış olması karşısında eşlerde birbirine karşı haklı bir nefretin, en azından isteksizliğin doğacağı şüphesizdir. Böyle bir durumu davacı açısından bir kusur olarak kabul etmek mümkün değildir. Ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan ve ondan sonrada devam edip etmeyeceği şüpheli bulunan cinsel yakınlaşmayı beklemek için davacıyı zorlamak açık bir haksızlıktır. Bu koşullar altında davacıdan evlilik birliğini devam ettirmesi beklenemez. Aile birliğinin temelinden sarsıldığı (TMK.md.166/1) kabul edilerek boşanmaya karar verilmesi gerekirken davanın yetersiz gerekçe ile reddedilmesi usul ve kanuna aykırıdır.” Yargıtay 2.H.D. 2006/15367 Esas 2007/3526 Karar 07.03.2007 Tarih
- Eşlerden birinin diğerine cinsel yolla hastalık bulaştırması, çocuk sahibi olmaktan kaçınması, müşterek konutu terk etmesi diğer tarafın herkesin içinde çocuk doğurmak istediğini yoksa boşanacağını söylemesi, eşine hakaret etmesi, annesinin evliliğine olan müdahalesine sessiz kalması evlilik birliğinin temellinden sarsıldığını gösterir.
“… Toplanan delillerden davacı-davalı erkeğin eşine cinsel yolla hastalık bulaştırdığı, çocuk sahibi olmaktan kaçındığı ve müşterek konutu terk ettiği, buna karşılık, davalı-davacı kadının ise; herkesin içinde “doğurgan olduğunu, çocuk doğurmak istediğini, yoksa kendi başının çaresine bakacağını, boşanacağını” söylediği, eşine hakarette bulunduğu ve annesinin evliliğe müdahalesine sessiz kaldığı anlaşılmaktadır. Tarafların gerçekleşen kusurlu eylemleri dikkate alındığında, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı sabit olmuştur. Tarafların kusurlu eylemleri karşısında davalı-davacı kadının erkeğin açmış olduğu davada boşanmaya itirazı da hakkın kötüye kullanımı niteliğindedir. Gelişen bu olaylar karşısında, evliliğin devamında taraflar bakımından yarar kalmadığı ve Türk Medeni Kanununun 166/2. maddesindeki boşanma koşullarının gerçekleşmiş olduğunun kabulü ile tarafların boşanmalarına karar verilmesi gerekirken, davacı-davalı erkeğin davasının reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.” Yargıtay 2.H.D. 2015/6947 Esas 2015/23559 Karar 08.12.2015 Tarih
- Evlilik birliği içinde anne-babasının eşini aşağılamasına sessiz kalmak, eşinin müşterek konuta girmesini engellemek evlilik birliğinin devamına imkân vermeyecek bir geçimsizlik olduğunu ve burada tarafların eşit kusurlu olduğunu gösterir.
“…Toplanan delillerden, davalı-davacı kadının annesinin eşini aşağılamasına sessiz kalmak şeklindeki kusuruna karşılık davacı-davalı kocanın da yurt dışına giderken müşterek evin bulunduğu binanın apartman görevlisine eşini müşterek eve almaması yönünde talimat vererek eşinin müşterek eve girmesini engellediği anlaşılmaktadır. Boşanmaya neden olan olaylarda taraflar eşit kusurludur. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Gerçekleşen olaylar karşısında davalı-davacı kadın da dava açmakta haklıdır. Türk Medeni Kanununun 166/1 maddesi koşulları gerçekleşmiştir. Davalı-davacı kadının boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddi doğru görülmemiştir.” Yargıtay 2.H.D. 2011/17864 Esas 2012/26623 Karar 09.11.2012 Tarih
- Eşlerden birine başka biriyle (özellikle bir akraba) cinsel ilişkide bulunmak şeklinde bir ithamda bulunulması ve bu iddianın dayanaksız kalıp asılsız olduğunun anlaşılması halinde ortak hayatın devamına imkân kalmadığının kabulü gerekir.
“…Davalı, kocasını, (baldızının kızı ile yani davalı kadının yeğeni ile) cinsel ilişkide bulunmakla itham etmiş ve bunun 4-5 ay sürdüğünü de şikâyet dilekçesinde açıklamış, kızın bakire olduğunun tespit edilmiş olması karşısında, kadının iddiası dayanaksız kalmıştır. Kadın işbu iddiasını, başka suretle ispat edememiş, böylece kocasına karşı haksız, dayanaksız ve özellikle onur kırıcı ithamlarda bulunmuştur. İşte kadının bu yersiz şikâyet ve ithamı dolayısı ile kocanın onuru sarsılmış olup, ortak hayatının devamına imkân kalmamıştır.” Yargıtay H.G.K. 1984/2459 Esas 1985/424 Karar 08.05.1985 Tarih
- Tarafların eşini sevmediğini, eski sevgilisini unutamadığını söylemeleri, birbirlerine karşı ağır ithamlarda bulunmaları, başka biriyle cinsel ilişkiye girmeleri evlilik birliğini temelden sarsacak durumlardandır.
“…kadının eşini sevmediğini, başkasını sevdiğini söylediği, eski sevgilisini unutamadığını ifade ettiği, birkaç kez intihara kalkıştığı, kocanın da eşine karşı ağır ithamlarda bulunduğu ve başka kadınla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır. Eşlerin bu davranışları sonucu evlilik birliği temelinden sarsılmıştır. Mahkemece kocanın kusursuz kabul edilmesi isabetsizdir. Kadının davasının da kabulü gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.” Yargıtay 2.H.D. 2002/2261 Esas 2002/5091 Karar 11.04.2002 Tarih
- Evli bir erkeğin başka bir kadınla ilişkisi ne derecede olursa olsun baş başa vermiş, elini boynuna dolamış biçimde ve samimi bir şekilde fotoğraf çektirmesi sadakat yükümlülüğüne aykırı ve güven sarsıcı bir davranıştır.
“…Evli bir erkeğin; başka bir kadınla baş başa vermiş, elini boynuna dolamış biçimde ve samimi bir şekilde fotoğraf çektirmesi o kadınla ilişkisinin derecesi ne olursa olsun Medeni Kanunun 151. maddesinin öngördüğü sadakat yükümlülüğüne aykırı ve en azından davacı eş açısından güven duygularını sarsıcı davranıştır. Davalının evlilik dışı ilişkileri konusunda mevcut dedikodularında bu şekilde davalının davranışlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Öyle ise davacı eş yönünden davalının söz konusu tutum ve davranışlarına bağlı olarak ortak yaşam çekilmez hale gelmiş ve devamına imkân kalmamış bulunduğundan boşanmaya karar verilmesi gerekirken bu yön göz önünde tutulmadan davanın reddedilmesi Usul ve Kanun’a aykırıdır.” Yargıtay 2.H.D. 1987/6450 Esas 1987/7387 Karar 09.10.1987 Tarih
- Nişanlanma esnasında başka biriyle evli bulunma halinde nişanlanmanın hükümsüz olacağı açıklanmış ve açılan davada hediyelerin geri istenmesinin nişanlanma hükümlerine göre olmayacağı, davanın Aile Mahkemesinde görülmeyeceği belirtilmiştir.
“Somut olayda, her ne kadar davanın niteliği “nişan bozulması nedeniyle eşyaların iadesi” davası olarak adlandırılmış ve bu nedenle de Aile Mahkemesi tarafından yargılama yapılarak sonucuna uygun karar verilmiş ise de; davacının 09.02.2004 tarihinden beri Fas uyruklu bir bayanla evli olduğu ve bu evliliği Modena Mahkemesi’ne 18.12.2008 tarihinde açtıkları dava sonucu boşanma kararı verilerek sona erdirildiği anlaşılmaktadır. Davalının ise 21.09.2006 tarihinde nişanlandığı ve davalıdan ayrılma sebebinin de bu olaya dayandığı anlaşılmaktadır.
Yine, TMK’nın 118. maddesi hükmüne göre; “nişanlanma, evlenme vaadiyle olur”. Gerçekte evli olan birisi bir başkası ile yeniden nişanlanma akdi yapamaz. Şayet yapılmış ise, yapılan bu akit geçersiz olup, yasal anlamda nişan akdi olarak kabulü olanaksızdır. Bu durumda da Aile Mahkemesi tarafından yargılama yapılması mümkün değildir. Görev, kamu düzenine ilişkin olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece re’sen nazara alınması gerekmektedir. O halde, dava konusu alacak genel hükümlere tabi alacak davası niteliğinde olup, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 1. maddesi ile 4. maddelerinin birlikte değerlendirilmesi halinde, bu tür davaların Aile Mahkemelerinin görevi dahilinde olmadığı, bu nedenle mahkemece, miktar itibariyle davaya Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılmak üzere görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esası hakkında hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.
Bu itibarla, yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 11.06.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2009/8106 E., 2009/10088 K
- Nişanlanmanın evlenme vaadi olduğu(TMK 118) üzerinde durulmuş nişanlılığın 3. Kişilere duyurulması gerektiği belirtilmiştir. Nişanlılığın evlenme ile sonuçlandırılmasının amaç olduğu hususundan bahsedilmiştir. Birlikte yaşama iradesinin nişanlanma sonuçlarını doğurmadığı belirtilmiştir.
“Davacı vekili dava dilekçesinde; tarafların 2005 yılında Bodrum’da tanıştıklarını, arkadaşlıklarının bir süre sonra evlenmek niyeti ile birlikte yaşamaya dönüştüğünü, davalının müvekkilini iş çevrelerine eşi ve nişanlısı olarak tanıştırdığını, müvekkilinin 2007 tarihinde Fasülye Yemekçilik adlı işletmeyi kurduğunu, bu iş yerinin ilk yıllarında bir kaç işçi ile yönetildiğini, az bir para kazandığını, bu paranın geçimini bile tam karşılayamadığından işini büyütmek için müvekkilinin tüm birikimlerini işe aktardığını, bu birikimler tükenince annesinden miras kalan konutlarını satmak zorunda kaldığını, davalının ilk yıllardan sonra gizlediği kişiliğinin açığa çıkmaya başladığını, kaba davranışlar sergilediğini, hakaret ve küfürlere başladığını, fakat müvekkilinin evlenmek umudu ile davalının bu kötü davranışlarının belki zamanla değişir diye katlandığını, davalının, müvekkilinden maddi taleplerinin arttığını, müvekkiline garsonların yanında küfür edip rezalet çıkarttığını, şiddeti ve hakareti artınca müvekkilinin 8 Ağustos 2012 tarihinde davalıdan ayrıldığını, davalının müvekkilinden birlikte oldukları süre içinde para koparmaya çalıştığını, davalının kiralarını, elektirik, su, telefon, kredi kartı gibi bilumum ihtiyaçlarını müvekkilinin karşıladığını ileri sürerek 30.000.00 TL manevi 223.340,00 TL maddi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davalının, davacı ile hiç bir zaman evlenmeyi düşünmediğini, birlikte çalışmaktan kaynaklanan gönül ilişkisi olduğunu, müvekkilinin davacı ile olan ilişkisini hiç bir zaman evlilik ile sonuçlandırmayı düşünmediğini, uzun süre birlikte yaşadıklarını fakat bu yaşananların nişanlılığa delalet etmediğini, davacı ile müvekkilinin gönül ilişkisinin 2007 yılında başlayıp 2012 yılı Şubat ayında sona erdiğini, talep edilen manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, ortada müvekkili ile davacı arasında nişanlanma olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, tarafların iradelerinin nişanlanma ve akabinde de evlenmeye yönelik olmadığı, tamamen her iki tarafın hiç bir etki ve baskı altında kalmaksızın uzun yıllar rızaları ile iş ilişkisi sonucu gönül eğlendirme ve sevgili ilişkisi yaşayarak beraber oldukları, tarafların gönül ilişkisi yaşarken beraber sosyal ortamlara girdikleri, alkol aldıkları, eğlendikleri, tatil yaptıkları, yiyip içtikleri, fotoğraf çektirdikleri bir beraber yaşadıklarının anlaşıldığı, nişanlanmak maksadı ile birbirlerine takı, nişan alyansı, saat, ziynet eşyası almadıkları, nişan yaptıklarını 3. kişilerede duyurmadıkları, alenileştirmedikleri, yaşanılan birlikteliğin evlenme amacı ile yapılmış olmadığı, harcanan giderlerinde nişan giderleri olmadığı, rızaya dayalı alışverişler olduğu, maddi, manevi tazminatın şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Somut olayda; dosya kapsamından tarafların uzun süre birlikte yaşadıkları mahkemenin de kabulünde olduğu gibi aralarındaki ilişkinin TMK’nun 118.maddesinde düzenlenen “nişanlanma” kapsamında bulunmadığı, taraflar arasında nişandan ve yasal olarak korunması gereken bir birliktelikten söz edilmesi mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Buna göre taraflar arasındaki ihtilaf aile hukukundan doğmamaktadır.” Yargıtay 3.H.D. 2015/17061E. , 2016/11295.K
- Tarafların evlenme vaadinde bulunması ve bunun ispatlanması üzerine davada görevli mahkemenin aile mahkemesi olduğu belirtilmiştir.
“Davacı vekili; tarafların 05/07/2012 tarihinde internetten tanışarak bir süre sonra nişanlandıklarını, davalı tarafından evlenme vaadinde bulunulduğundan taraflar arasında cinsel birliktelik yaşandığını, ancak davalının kusurlu hareketleri nedeniyle 29/10/2012 tarihinde nişanın bozulduğunu belirterek nişanın bozulması nedeniyle doğan manevi zararın tazminini talep etmiştir. Davalı vekili; davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Dava ilk olarak … 1. Aile Mahkemesinde açılmış ve yapılan yargılama sonunda; davacı tarafça nişanlanma sürecinin yaşandığı hususunun ispat edilemediği ancak dava dilekçesinde belirtilen hususların TBK 58. maddesi kapsamında manevi tazminat alacağına ilişkin olduğu, bu şekilde kişilik haklarının zedelenmesinden zarar gören davacının davasının genel mahkemelerin görev alanına girdiği gerekçesi ile görevsizlik karar verilerek dosya, … 1. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir.
Mahkemece; davacının, davalı ile evleneceği düşüncesi ile cinsel birliktelik yaşadığı, davalının da davacı ile evlenmeyerek başka bir kişi ile evlendiği, bu şekilde davacının kişilik haklarına saldırı gerçekleştiği gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. TMK’nın 118. maddesi uyarınca nişanlanma; karşılıklı evlenme vaadi içeren aile hukukuna özgü bir sözleşmedir. Nişan sözleşmesi birbiriyle evlenmek isteyen kadın ve erkeğin bu husustaki iradelerini açıklamalarıyla meydana gelir. Taraflar iradelerini şekle bağlı veya örtülü olarak açıklayabilirler. Evlenme vaadi açık olmadığı takdirde hangi sözlerin ve davranışların buna delalet edeceği çevrede hakim olan telakkilere, tarafların kişisel durumuna ve bağlı oldukları sosyal tabakaya göre belirlenir. Dava dilekçesi ve dosya kapsamından; davacının manevi tazminat talebinin dayanağının 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabının 118 ve devamı maddelerinde düzenlenen davalı tarafından nişanın haksız yere bozulması olduğu anlaşılmaktadır. Davacı tarafından delil olarak sunulan e-mail ve mesajlaşma dökümleri
incelendiğinde, tarafların evlenme vaadinde bulundukları anlaşılmaktadır. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4/1. maddesi uyarınca, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabı ile 4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürülüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun kapsamındaki aile hukukundan doğan dava ve işler aile mahkemesinde görülür.” Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2016/2846 E. 2017/8285 K.
- Mutad hediye kavramından ve hediyelerin geri verilmesi için herhangi bir kusur aranmadığından bahsedilmiştir. Nelerin mutad hediye olduğu nelerin mutad dışı hediyeler olduğu belirtilmiştir.
“Davacı; davalı ile nişanlandıklarını, davalının kendisine sürekli harcama yaptırdığını, çevresine küçük düşürücü davranışlarda bulunduğunu, hakaret vari söz ve eylemlerinin olduğunu, davalının mesajı üzerine nişanın sona erdiğini, nişan esnasında masraflar yaptığını, hediyeler aldığını, takılar takıldığını, davalının kusurlu olduğunu belirterek; 15.000 TL manevi, 10.914,56 TL maddi ve 2.900,00 TL tutarındaki hediyelerin iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı; nişan akdinin davacının kusurlu davranışlarıyla sona erdiğini, iddialarının doğru olmadığını, davacı ve ailesinin haksız ithamlarda bulunduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece; manevi tazminat talebinin reddine, maddi tazminat talebinin kısmen kabulü ile
1 adet … Marka … (750,00 TL), 1 adet … Marka cep telefonu (210,00 TL), 1 adet nişan elbisesi, (200,00 TL), 1 adet bayan ayakkabısı, (115,00 TL), 1 adet bayan elbisesi, (70,00 TL), … marka ev eşyaları, (60,00 TL), Toplam 1.405,00 TL’nin davalı taraftan tahsili ile davacı tarafa ödenmesine, 1 adet, 14 ayar, 3,50 gram künye, (3,50×73=255,50 TL), 1 adet saat, (125,00 TL), 1 adet, 14 ayar, 5,00 gram kolye ve zincir, (5×73,00=365,00 TL), aynen iadesine, fazlaya ilişkin taleplerinin reddine karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı tarafın sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2- TMK.nun 122.maddesine göre, nişanlılık evlenme dışında bir nedenden dolayı sona ererse, nişanlıların birbirlerine vermiş oldukları mutad(alışılmışın)dışındaki hediyeler geri istenebilir. Nişanın bozulması nedeniyle mutad dışı hediyelerin geri alınmasına ilişkin davalarda kusur aranmaz. Nişanın bozulması halinde alışılmışın dışındaki hediyeler aynen, mevcut değilse mislen geri verilir veya karşılığı sebepsiz zenginleşme kurallarına göre geri istenir. Alışılmış mutad hediyelerden kasıt; giyilmekle, kullanılmakla eskiyen ve tüketilen eşyalardır. Hediyelerin verildiği ve iade edilmediği hususu her türlü delil ile ispat edilebilir. Nişan hediyelerinin mutad sayılabilmesi, yöresel örf ve âdete göre verilen hediyelerden olması yanında maddi değerinin de günün koşullarına göre fazla olmayan hediyelerden olmasına bağlıdır ve bu da daha çok tarafların mali ve sosyal durumları ile ölçülmelidir. Dosyanın incelenmesinde; giyilmekle, kullanılmakla eskiyen ve tüketilen eşya kapsamında nişan elbisesi, ayakkabı, bayan elbisesi ve özdilek marka ev eşyalarının da bedelinin tahsiline karar verildiği, bu tür eşyaların mutad hediye kapsamında olduğu, iadesine veya bedelinin tahsiline karar verilmeyeceği belirlenmektedir. O halde mahkemece; açıklanan ilkeler gereğince inceleme yapılarak mutad hediye kapsamındaki nişan elbisesi, ayakkabı, bayan elbisesi ve özdilek marka ev eşyaları yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, bu kalem gider yönünden de davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.”
- Mutad dışı hediyelerin geri verilmesinde kusur aranıp aranmadığı yine nelerin mutad sayılıp sayılmayacağı hakkında bilgi vermiştir.
“Davacı, nişanın bozulmasından dolayı 6500 TL değerinde bir adet Trabzon hasırı, 9600TL değerinde sekiz adet bilezik, 1200 TL değerinde altı adet yüzük, 1700 TL değerinde bilgisayar, 679 TL değerinde ki cep telefonun iadesi ile maddi ve manevi tazminat talep etmiş, davalı karşı dava ile nişanın bozulmasından dolayı 20.000 lira manevi tazminatın tahsilini istemiştir. Mahkemece, asıl davanın reddine, karşı davanın ise kısmen kabulü ile 3.000 lira manevi tazminatın tahsiline karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, TMK.nun 122. maddesine göre, nişanlılık evlenme dışında bir nedenden sona ererse, nişanlıların birbirlerine vermiş oldukları, alışılmışın dışındaki hediyeler geri istenebilir. Bu maddeye göre, nişanın bozulması nedeniyle mutad dışı hediyelerin geri alınmasına ilişkin davalarda kusur aranmaz. Davalı …, 25.01.2010 tarihli celsede yemin etmiş ve beyanında davacı tarafından kendisine hediye edilen cep telefonu ve bilgisayarı davacıya iade etmediğini ikrar etmiştir. Bu durumda, davacının nişanın bozulmasında kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın mutad dışı kabul edilen cep telefonu ve bilgisayarların iadesine, olmadığı takdirde bedeline hükmedilmesi gerekirken, davacının nişanın bozulmasında kusurlu olduğundan bahisle bu hediyeler yönünden açılan davanın da reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2011/18070 E. 2012/1287 K
- Nişanlanmanın bir sözleşme olduğu ve bu sözleşme yapılırken herhangi bir şekil şartı aranmadığı hususundadır.
“Nişanlanma, bir aile hukuku sözleşmesi olup, TMK’nın 118’inci maddesinde düzenlenmiş ve şekil şartı koyulmamıştır. Nişanın hukuken geçerli olması için belli bir ritüel içinde yapılmış olması, nişanın duyurulması(ilan edilmesi) ve aile bireylerinin şahitliği çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Davacı dava dilekçesinde nişanın bozulması nedeni ile kişilik haklarının zedelendiğini iddia ederek, maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuş ise de; taraflar arasında geleneksel anlamda nişan merasimi bulunmadığı gibi, bu husus davacının da kabulündedir. Somut olayda; taraflar belirli aralıklarla gayri resmi şekilde bir araya gelmiş olup, bu durumda nişandan ve yasal olarak korunması gereken bir birliktelikten söz edilmesi mümkün değildir. Dosya kapsamından tarafların nişanlanmadıkları anlaşıldığına göre, taraflar arasındaki ilişkinin aile hukuku prensiplerine göre değil, borçlar hukuku kurallarına, özellikle de haksız eyleme ilişkin hükümlere göre değerlendirilmesi gerekmektedir.” 3. Hukuk Dairesi 2016/12231 E. 2018/2059 K.
- Manevi tazminatın tanımı yapılmış ve hangi şartlarda istenebileceği belirtilmiştir.
“2-4721 sayılı TMK. nun 121.maddesine göre, nişanın bozulması yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Bilindiği üzere; manevi tazminat, haksız bir eylemin yarattığı üzüntünün, duyulan elem ve acıların giderilmesini amaçlayan bir ödencedir. Manevi zarar, mal varlığına dokunmayan, yaşam, sağlık, namus, sır, aile mahremiyeti gibi mal varlığı harici varlıklarda meydana gelen azalma olup, bu zarar manevi tazminatla giderilmeye, azaltılmaya çalışılmıştır. Nişanın bozulmasının, taraflarda değişik şiddet ve ölçülerde de olsa üzüntü yaratması ve menfaatleri haleldar etmesi doğaldır. Doğal olan bu üzüntü ve menfaat ihlali manevi tazminata esas alınmaz. Bir kere nişanlandıktan sonra tazminat ödeme tehdidi altında bulunmak suretiyle evlenmeyi taraflar için zorunlu hale getirebilecek şekilde manevi tazminata hükmedilemez. Ancak nişanın bozulması nedeni ile fahiş bir zarar doğmuş ve bu nedenle kişilik hakları da saldırıya uğramış ise bu durumun ispatı halinde manevi tazminata hükmedilebilir.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/19432 E. 2018/5848 K.
- Maddi tazminat ve menfi tazminat tanımı yapılmış istenmesi için hangi şartların gerektiğine değinilmiştir.
“2-) Davalının maddi tazminata ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde;
4721 sayılı TMK 120. maddesinde; “Nişanlılardan biri haklı bir sebep olmaksızın nişanı bozduğu veya nişan taraflardan birine yükletilebilen bir sebeple bozulduğu takdirde; kusuru olan taraf, diğerine dürüstlük kuralları çerçevesinde ve evlenme amacıyla yaptığı harcamalar ve katlandığı maddî fedakârlıklar karşılığında uygun bir tazminat vermekle yükümlüdür. Aynı kural nişan giderleri hakkında da uygulanır.” hükmü yer almaktadır.
Davacı yanın isteyeceği tazminat menfi tazminattır. Başka bir anlatımla nişanlanma olmasaydı uğranılmayacak olan parasal zarar istenebilir. Menfi tazminatın kapsamı yasada gösterilmiş olup, bunlar, dürüstlük kuralları çerçevesinde yapılan harcamalar, evlenme amacıyla yapılan harcamalar ve evlenme amacıyla katlanılan maddi fedakârlıklardır. Maddi tazminat istenebilmesi için nişan haklı bir sebep olmaksızın bozulmuş olmalı ya da nişan taraflardan birine yükletilebilen bir sebeple bozulmuş olmalıdır. Davacı iddiasını kanıtlarsa uygun bir tazminata hükmedilir. Davacı iddiasını her türlü delille ispat edebilir”. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2019/2076 E. 2019/9756 K
- Manevi tazminat tanımı yapılmış, somut olayda kullanılan ifadelerin ve karşı tarafın nişanlısının basenlerine eleştiride bulunması fiziksel özelliklerini beğenmemesi ve bunu başka insanlar içerisinde küçük düşürücü şekilde belirtmesi kusur sayılmıştır.
“4721 sayılı TMK. nun 121.maddesine göre, nişanın bozulması yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. Bilindiği üzere; manevi tazminat, haksız bir eylemin yarattığı üzüntünün, duyulan elem ve acıların giderilmesini amaçlayan bir ödencedir. Manevi zarar, mal varlığına dokunmayan, yaşam, sağlık, namus, sır, aile mahremiyeti gibi mal varlığı harici varlıklarda meydana gelen azalma olup, bu zarar manevi tazminatla giderilmeye, azaltılmaya çalışılmıştır. Nişanın bozulmasının, taraflarda değişik şiddet ve ölçülerde de olsa üzüntü yaratması ve menfaatleri haleldar etmesi doğaldır. Doğal olan bu üzüntü ve menfaat ihlali manevi tazminata esas alınmaz. Bir kere nişanlandıktan sonra tazminat ödeme tehdidi altında bulunmak suretiyle evlenmeyi taraflar için zorunlu hale getirebilecek şekilde manevi tazminata hükmedilemez. Ancak nişanın bozulması nedeni ile fahiş bir zarar doğmuş ve bu nedenle kişilik hakları da saldırıya uğramış ise bu durumun ispatı halinde manevi tazminata hükmedilebilir. Somut olayda; davacı ile davalı …’in aileleriyle birlikte nişan öncesinde alışverişe çıktıkları, alışveriş sonrasında davalı …’in davacının fiziksel yapısından rahatsızlık duyduğuna dair mesajlar gönderdiği, davalının nişan töreni öncesinde davacının basenlerini kontrol edilmesine izin vermemesi halinde nişanın yapılmayacağının söylediği, davalı …’in isteği üzerine bir sonraki gün kuaförde davalı … ile davalı …’in kardeşi Elif’in davacının basenlerini kontrol ettikleri, bu olayların etkisinde kalan davacının aynı gün nişanı bozmak zorunda kaldığı, davalı …’in davranışlarının davacıyı küçük düşürücü, kişilik haklarına zarar verici nitelikte bulunduğu, davacının üzüntü duymasına eden olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece, bu kapsamda davalı …’in davacıya yönelik eylemleri sonucu manevi tazminatın yasal koşulları oluşmuştur. Sebepsiz zenginleşme teşkil etmeyecek, hakkaniyete uygun bir tazminata hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme sonucu, yazılı şekilde verilen kararın bozulması gerekmiştir” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/21667 E. 2017/11157 K.
- Nişanlanmanın hükümsüz olması nişanlılardan birinin nişanlılık sırasında evli bulunması halinde nişanlılığın butlanla sakat olduğu belirtilmiştir.
“Yine, TMK’nın 118.maddesi hükmüne göre; “nişanlanma, evlenme vaadiyle olur”. Gerçekte evli olan birisi bir başkası ile yeniden nişanlanma akdi yapamaz. Şayet yapılmış ise, yapılan bu akit geçersiz olup, yasal anlamda nişan akdi olarak kabulü olanaksızdır. Bu durumda da Aile Mahkemesi tarafından yargılama yapılması mümkün değildir. Görev, kamu düzenine ilişkin olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece re’sen nazara alınması gerekmektedir. O halde, dava konusu alacak genel hükümlere tabi alacak davası niteliğinde olup, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 1. maddesi ile 4.maddelerinin birlikte değerlendirilmesi halinde, bu tür davaların Aile Mahkemelerinin görevi dahilinde olmadığı, bu nedenle mahkemece, miktar itibariyle davaya Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılmak üzere görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esası hakkında hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2012/18775 E. 2012/23545 K.
- Nişanlanma sırasında taraflardan birinin evli olması halinin haksız fiil niteliğinde değerlendirileceğinden davanın aile mahkemesinde görülmesinin görevsizlik hali olduğundan bahsedilmiştir.
Somut olayda; her ne kadar davanın niteliği “nişan bozulması nedeniyle tazminat” davası olarak adlandırılmış ve bu nedenle Aile Mahkemesinde yargılama yapılarak sonucuna uygun karar verilmiş ise de, nişanlanma tarihinde davacının bir başkasıyla evli olduğu, boşanma kararının 08.08.2011 tarihinde kesinleştiği, ayrıca tarafların 5,5-6 ay kadar nikah olmaksızın karı-koca hayatı yaşadıkları anlaşılmaktadır. Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4.maddesi uyarınca, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun İkinci Kitabı ile 4722 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun kapsamındaki aile hukukundan doğan dava ve işler Aile Mahkemesinde görülür. Yine, TMK.nun 118.maddesi hükmüne göre; “nişanlanma, evlenme vaadiyle olur”. Gerçekte evli olan birisi bir başkası ile yeniden nişanlanma akdi yapamaz. Şayet yapılmış ise, yapılan bu akit geçersiz olup, yasal anlamda nişan akdi olarak kabulü olanaksızdır. Ayrıca, karı-koca gibi tarafların birlikte yaşaması da değerlendirildiğinde eylem haksız fiil niteliğindedir. Bu durumda da Aile Mahkemesi tarafından yargılama yapılması mümkün değildir. Görev, kamu düzenine ilişkin olup, taraflarca ileri sürülmese bile, mahkemece re’sen nazara alınması gerekmektedir.
O halde, davanın dayanağı haksız fiil olduğundan, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 1.maddesi ile 4.maddelerinin birlikte değerlendirilmesi halinde, bu tür davaların Aile Mahkemelerinin görevi dâhilinde olmadığı, bu nedenle mahkemece, miktar itibariyle davaya Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılmak üzere görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, işin esası hakkında hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2013/15535 E. 2014/884 K.
- Manevi değer ve objektif eksilmenin tanımı yapılmıştır.
“Kişilik değerlerinde oluşan manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Objektif eksilmeden ise, sadece o kişi için değil; toplumdaki diğer bireylerin de aynı zarara(duruma) düşmeleri anlaşılmaktadır. Yasalar manevi tazminat verilebilecek olguları sınırlandırmıştır. Bunlar, kişinin ve ailenin onur ve saygınlığına yönelik suçlar(TCK 125 ), kişilik değerlerinin zedelenmesi (MK 24.md), isme saldırı(TMK 26.md), nişan bozulması (TMK 121 .md), evlenmenin feshi(TMK 174), babalığın benimsenmemesi(MK 286 ), bedensel zarar ve öldürme(BK 56 ) ile kişilik haklarının zedelenmesidir.(BK 58). TMK 24 ve TBK 58. maddede belirtilen kişisel çıkarlar; kişilik haklarıdır. Kişilik hakkı ise kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. Kişisel varlıklar, insanın insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimdir.(4.H.D. 08.04.1996 tarih ve 1996/3713 Esas,1996/4111 Karar sayılı ilamı.)” Yargıtay 3. Hukuk Daires2016/10803 E. , 2017/17635 K.
23-Manevi zarar tanımı yapılmış, manevi tazminatın hangi durumlarda istenileceğine değinilmiştir.
“Bilindiği üzere; manevi tazminat, haksız bir eylemin yarattığı üzüntünün, duyulan elem ve acıların giderilmesini amaçlayan bir ödencedir. Manevi zarar, mal varlığına dokunmayan, yaşam, sağlık, namus, sır, aile mahremiyeti gibi mal varlığı harici varlıklarda meydana gelen azalma olup, bu zarar manevi tazminatla giderilmeye, azaltılmaya çalışılmıştır. Bir nişanın bozulmasının, taraflarda değişik şiddet ve ölçülerde de olsa üzüntü yaratması ve menfaatleri haleldar etmesi doğaldır. Doğal olan bu üzüntü ve menfaat ihlali manevi tazminata esas alınmaz. Ne var ki, davacı nişanın bozulması nedeniyle, fahiş bir zarara uğramış ve bu nedenle kişilik hakları da saldırıya uğramış ise bu durumun ispatı halinde manevi tazminata hükmedilebilir.” Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2013/20270 E. , 2014/1180 K
- Mutlak butlan hallerinden evlilik sırasında evli bulunma hakkında Yargıtay kararıdır.
“Olayları açıklamak taraflara hukuki niteleme hâkime aittir. (HUMK.md.76)
Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması ikinci evliliği mutlak butlanla batıl kılar. (TMK.md.145/1) Mutlak butlan davası, Cumhuriyet Savcısı tarafından res’en açılır. Bu dava ilgisi olan herkes tarafından da açılabilir.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2009/3039 E. , 2010/7206 K.
- Evlilik sırasında evli bulunma halinin yeni evliliği butlanla sakat kılması.
“Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması halinde yapılan ikinci evlilik mutlak butlanla batıldır (TMK. m. 145/1). Davacı ile davalı …’nin 15.10.1972 tarihinde …’ta evlendikleri, davalı …’nin daha sonra 27.09.1974 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile Türk Vatandaşlığını aldığı, … İçişleri Bakanlığı Vatandaşlık Genel Müdürlüğünden alınan ve … 5. Noterliği tarafından Türkçe’ye tercüme edilen 15.09.2011 tarihli belge ve … Cumhuriyeti Şer’i Mahkeme hakimi tarafından verilen Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilen belgeden anlaşılmaktadır. Davalı …, davacı ile olan evliliğinin 17.01.1984 tarihinde boşanma ile sona erdiğini ileri sürmüş, bunun dayanağı olarak Dakouk Noterliği kanalıyla davacıya gönderilen 28.02.2006 tarihli “ihtarnameyi” göstermiştir. Bu ihtarnamenin içeriğinde “seni 17.01.1984 tarihinde dışarda şahitler huzurunda boşadım… Bu ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren on gün zarfında, hariçte gerçekleşen boşanmanın tasdik edilmesi konusunda… Aile Mahkemesine müracaat etmelisin” yazılıdır. Davacı ise bu ihtarnamenin kendisine tebliğ edilmediğini ifade etmiştir. Sunulan bu belge, davacı ile davalı …’ın evliliklerinin “boşanma” ile sona erdiğini gösterir nitelikte değildir. Dosyada, davacının davalı ile evliliğinin sona erdiğini gösteren başkaca bir belge de bulunmamaktadır. … İçişleri Bakanlığı Vatandaşlık Genel Müdürlüğünden verilen 15.09.2011 tarihli belgede davacı ile davalı …’ın “evli ” oldukları da açıkça belirtilmiştir. Yeniden Evlenmek isteyen kimse, önceki evliliğinin sona ermiş olduğunu ispat etmek zorundadır. (TMK. m. 130) . Davalı … davacı ile evliliğinin sona erdiğini ispat edememiştir. Davacının, davalıların evli olduklarını başından beri biliyor olması, yapılan ikinci evliliği sıhhatli duruma getirmez. İkinci evliliğin mutlak butlanla batıl olduğu, ilk evliliğin butlan kararı verilinceye kadar ve halen dahi sona ermediği anlaşılmaktadır. Bu durumda davanın kabulü gerekirken, yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2014/25565 E. , 2015/3025 K.
- Evliliğin iptali kararı verilmesi için sürekli bir nedenle ayırt etme gücünden yoksun bulunulması gerekir.
“Türk Medeni Kanununun 145/2. maddesindeki sebeple evliliğin iptaline karar verilebilmesi için, eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir nedenle ayırt etme gücünden yoksun bulunması şarttır. Ayırt etme gücünün sonradan kazanılması durumunda, mutlak butlan davasını yalnız ayırt etme gücünü sonradan kazanan veya akıl hastalığı iyileşen eş açabilir. (TMK. md. 147/2) Taraflar 19.03.2002 tarihinde evlenmişlerdir. Akit tarihinde davalının “psikotik bozukluk” denilen akıl hastalığına maruz bulunduğu, bu nedenle ayırt etme gücünden yoksun olduğu Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun 21.04.2010 tarihli 1362 sayılı raporu ile belirlenmiştir. Ne var ki aynı raporda, davalının kurulda 25.02.2009 tarihinde yapılan muayenesinde “fiil ehliyetine müessir, hareket serbestisi ile olayları kavrayıp onlardan sağlıklı sonuçlara varabilme yeteneğini kaldıracak mahiyet ve derecede herhangi bir psikotik araz saptanmadığından” söz edilmiş, bunun devamında ise “ remisyonda psikotik bozukluk tespit edildiği ” ifadesine yer verilmiştir. Adli Tıp 4. İhtisas Kurulunun sözü edilen raporu, davalının muayenesinin yapıldığı tarih itibarıyla ayırt etme gücünü kazandığını veya hastalığının iyileştiğini gösterir nitelikte olmayıp kendi içinde çelişkilidir. Bu durumda davalının akıl hastalığının sonradan iyileşip iyileşmediği veya ayırt etme gücünü sonradan kazanıp kazanmadığı hususunda 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanununun 15. maddesi gereğince Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınması ve hasıl olacak sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken bu yön üzerinde durulmadan eksik inceleme ile hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2011/11246 E. , 2011/12319 K.
- Akıl hastalığı halinin akit sırasında olup olmadığının araştırılması istenmiştir. Evlenme sırasında evliliğe engel olacak şekilde akıl hastalığının bulunması mutlak butlanla sakatlık sebebi kabul edilmiştir.
“1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 145. maddesinde; yürürlükten kaldırılan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinden (TMK. m. 112/2, 89) farklı olarak “eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması” mutlak butlanla sakatlık sebebi olarak kabul edilmiştir.
Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 4722 sayılı Kanunun 9/3. maddesine göre “..eski hukuka göre geçerli olmayan evlenmenin iptali, Türk Medeni Kanunu hükümlerine tabidir..” Bu hükme göre davada, 4721 sayılı Türk medeni Kanunu hükümlerinin uygulanacağı açık ve tartışmasızdır. Olayda, evlenme 3.4.1996 tarihinde gerçekleşmiştir. Mahkemece hükme esas alınan E…. Numune Hastanesinin 8.8.1996 tarihindeki muayene sonucu verdiği Sağlık Kurulu raporunda, evlenenlerden kadında tespit edilen kronik psikoz hastalığının, evlenmeye engel olacak nitelik ve derecede olup olmadığı belirtilmediği gibi, hastalığın evlenme tarihinde, var olup olmadığına ilişkin de bir açıklama bulunmamaktadır. Rapor eksik ve hükme esas alınacak yeterlikte değildir. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı Yosma’nın Eğitim ve Araştırma Hastanesine şevkinin sağlanarak, hastanece gerekli görüldüğü takdirde müşahede altına da alınmak suretiyle muayenesinin, yapılması ve evlenme tarihinde evlenmeye engel olacak derecede bir akıl hastalığının bulunup bulunmadığının resmi sağlık kurulu raporu ile saptanması ve hasıl olacak sonucu uyarınca karar verilmesinden ibarettir.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2002/15064 E., 2003/917 K.
- Akıl hastalığı ve bu sebeple açılan evliliğin iptali davasının mirasçılar tarafından devam ettirilmesi hususundan Yargıtay kararı.
Türk Medeni Kanunu’nun 159. maddesine göre; evlenmenin butlanını dava etme hakkı mirasçılara geçmez. Ancak, mirasçılar açılmış bir davayı sürdürebilirler. Dava sonucunda evlenme sırasında iyi niyetli olmadığı anlaşılan sağ kalan eş, yasal mirasçı olamayacağı gibi, daha önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendisine sağlanan hakları da kaybeder. Bu yasal düzenleme uyarınca, sağ kalan eşin, evliliğin akdi sırasında iyi niyetli olup olmadığının tespiti gerekir. Evliliğin iptaline karar veren A… 11. Aile Mahkemesi miras bırakan İsmail in evlilik sırasında 86 yaşında yaşlı, demans ve Parkinson gibi akıl hastalıklarına düçar bir kişi olduğunu, yakın komşusu olan Pakize nin bunu bilerek evlendiğini ve bu evliliğin kurulmasında Pakize ‘nin iyi niyetli olmadığını kabul ederek evliliğin iptaline karar verdiği, Aile Mahkemesinin bu kararının Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleştiği anlaşılmaktadır. Bu olgu gözetildiğinde evlenmenin yapıldığı sırada iyi niyetli olmayan sağ kalan eşin mirasçı olamayacağı kuşkusuzdur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2011/7-695 E.K sayılı kararında da Dairemizin bu yöndeki görüşü benimsenmiştir.
- Evlenmeye engel yaratacak derecede yakın hısımlık ve mutlak butlan davasının kimler tarafından açılacağına dair Yargıtay kararı.
“1-Dava eşler arasında evlenmeye engel olacak derecede yakın hısımlığın bulunması (TMK md. 145/4) sebebine dayalı olarak açılan mutlak butlan davası olup Kumluca Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından davaname ile açılmıştır. Cumhuriyet savcısı, kanunda açıkça öngörülen hallerde hukuk davası açar veya açılmış olan hukuk davasında taraf olarak yer alır (HMK md. 70/1). Mutlak butlan davası açma Cumhuriyet savcısı için bir görev olduğundan (TMK md. 146/1) açılan davanın duruşmalarında hazır bulunması zorunluluktur. Bu nedenle; Cumhuriyet Savcısının karar verilen son celseye katılımı sağlanılmadan yokluğunda yargılamaya devamla hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir. 2-Dava, evliliğin mutlak butlanına karar verilmesine ilişkin olup davada N.. M..nün taraf sıfatı bulunmamaktadır. O halde davalı N.. M.. yönünden davanın taraf sıfatı yokluğu nedeniyle reddi gerekirken, N.. M.. yönünden de davanın kabulü doğru görülmemiştir. 3-Davalı T.. S.. temyiz dilekçesinde Kumluca Asliye Hukuk Mahkemesinde nüfus kayıt tashihi davası açtığını belirtmiştir. Davalı tarafından açıldığı belirtilen nüfus kayıt tashihine ilişkin dava evlenmenin butlanı davasının sonucunu etkileyeceğinden, mahkemece; nüfus kayıt tashihine yönelik davanın bekletici sorun yapılması ve bu davada hasıl olacak sonuca göre karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2013/14764 E. , 2014/2 K.
- Tarafların evlenmesine rağmen bir araya gelmemeleri evliliğin iptalini gerektirir mi?
“4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 145’inci maddesinde mutlak butlan, 149,150 ve 151’inci maddelerinde nisbi butlan halleri düzenlenmiştir.
Dosya kapsamına göre, davacı Aybike ile davalı Tolgahan’ın taraflar arasında yapılan anlaşma gereğince, Aybike’yi kaçıran ve bu nedenle cezaevinde olan Tolgahan’ın ceza almasını engellemek amacıyla evlendikleri; tarafların hiç bir araya gelmediği anlaşılmaktadır.
Tarafların evlenmelerine rağmen bir araya gelmemesi Türk Medeni Kanununda düzenlenen evlenmenin iptali şartları arasında düzenlenmediği halde, davanın kabulü ile evliliğin iptaline karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup; kararın bozulmasını gerektirmiştir.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2009/16481 E., 2010/19524 K.
- Yanılma halleri ve nispi butlanın tanımı yapılmış. Evlilik öncesi bulunan hastalıkların gizlenmesi ( bu hastalıkların evlilik birliğini etkilemesi veya tehlikeye sokması gerekir), ekonomik yanılma gibi hallere sokacak yanıltmalar nispi butlan sebebidir.
“1-Eşinde bulunmaması onunla birlikte yaşamayı kendisi için çekilmez bir duruma sokacak derecede önemli bir nitelikte yanılarak evlenen kişi (TMK m. 149/2) evlenmenin nispi butlan ile iptalini isteyebilir. İptal davası açma hakkı, iptal sebebinin öğrenildiği veya korkunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten başlayarak altı ay ve her hâlde evlenmenin üzerinden beş yıl geçmekle düşer (TMK m. 152). Tarafların sadakat yükümlülüğü evlilik birliğinin kurulmasıyla başlar (TMK m. 185). Davalı kadının evlilik öncesi hastalıklarını gizlemiş olması boşanma davasında davalı kadın için kusur oluşturmaz, ancak koşulları var ise evliliğin nispi butlan ile iptali davasına konu olabilir (TMK m. 149). Evlilik birliği kurulmadan önceki nedenlere dayanılarak boşanma davası açılamaz. Evlilik birliği kurulduktan sonra kadından kaynaklanan başkaca bir kusurlu davranış da ispatlanamamıştır. Bu durumda davacı erkek tam kusurlu olacağından erkeğin boşanma davasının reddi gerekir ancak davalı kadın tarafından bu hususta temyiz incelemesi talep edilmediğinden sadece değinilmekle yetinilmiştir. 2-Yukarıda 1. Bent de açıklandığı üzere; boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davacı erkek tam kusurlu olup bu kusurlu davranışlar aynı zamanda davalı kadının kişilik haklarına zarar verici niteliktedir. TMK 174/1-2 madde koşulları kadın yararına oluşmuştur. Tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet kuralları gözetilerek kadın yararına uygun miktarlarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak bu taleplerin reddi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2021/3628 E. , 2021/4749 K.
- Mutlak butlan sebeplerinden akıl hastalığına değinilmiştir. Evlenmeye engel olacak derecede kronik psikoz hastalığının akit sırasında bulunması halinde evliliğin iptali davasının açılacağından bahsedilmiştir.
“ 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 145. maddesinde; yürürlükten kaldırılan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinden (TMK. m. 112/2, 89) farklı olarak “eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması” mutlak butlanla sakatlık sebebi olarak kabul edilmiştir. Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki 4722 sayılı Kanunun 9/3. maddesine göre “..eski hukuka göre geçerli olmayan evlenmenin iptali, Türk Medeni Kanunu hükümlerine tabidir..” Bu hükme göre davada, 4721 sayılı Türk medeni Kanunu hükümlerinin uygulanacağı açık ve tartışmasızdır.
Olayda, evlenme 3.4.1996 tarihinde gerçekleşmiştir. Mahkemece hükme esas alınan E…. Numune Hastanesinin 8.8.1996 tarihindeki muayene sonucu verdiği Sağlık Kurulu raporunda, evlenenlerden kadında tespit edilen kronik psikoz hastalığının, evlenmeye engel olacak nitelik ve derecede olup olmadığı belirtilmediği gibi, hastalığın evlenme tarihinde, var olup olmadığına ilişkin de bir açıklama bulunmamaktadır. Rapor eksik ve hükme esas alınacak yeterlikte değildir. O halde mahkemece yapılacak iş, davalı Yosma’nın Eğitim ve Araştırma Hastanesine şevkinin sağlanarak, hastanece gerekli görüldüğü takdirde müşahede altına da alınmak suretiyle muayenesinin, yapılması ve evlenme tarihinde evlenmeye engel olacak derecede bir akıl hastalığının bulunup bulunmadığının resmi sağlık kurulu raporu ile saptanması ve hâsıl olacak sonucu uyarınca karar verilmesinden ibarettir. Eksik inceleme ile hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2002/15064 E., 2003/917 K.
- Sedef hastalığının yanılma haliyle nispi butlana yol açmayacağı hakkında Yargıtay kararı.
“Türk Medeni Kanunu’nun 149/2. maddesi “eşinde bulunmaması onunla birlikte yaşamayı kendisi için çekilmez bir duruma sokacak derecede önemli bir nitelikte yanılarak evlenmişse” ve Türk Medeni Kanunu’nun 150/2. maddesi ise “davacının veya altsoyunun sağlığı için ağır tehlike oluşturan bir hastalık kendisinden gizlenmişse” hükümlerini taşımaktadır. Toplanan delillerden davalının cilt (sedef) hastalığının bulaşıcı nitelikte olmadığı ve tedavi edilebilir olduğu, altsoyun sağlığı için ağır bir tehlike de oluşturmadığı ve yukarıda bahsedilen her iki madde hükmüne uymadığı anlaşılmaktadır. Davacının davasının reddi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2006/5711 E., 2006/12979 K.
- Kendisinin veya yakınlarından birinin hayatı, sağlığı veya namus ve onuruna yönelik pek yakın ve ağır bir tehlike ile korkutularak evlenmeye razı edilmiş eş, evlenmenin iptalini dava edebilir
Davacı, dava dilekçesinde “davalı tarafından zorla kaçırıldığını ve öldürmekle tehdit ederek zorla sahip olduğunu, daha sonra da çaresizliğinden faydalanarak nikâh memurunu eve çağırmak suretiyle 7.8.2007 tarihinde resmi nikâh yapıldığını” ileri sürerek evliliğin iptalini istemiştir. Dava dilekçesinde anlatılan maddi hadiselere göre istek, Türk Medeni Kanununun 151.maddesine dayanmaktadır. Kendisinin veya yakınlarından birinin hayatı, sağlığı veya namus ve onuruna yönelik pek yakın ve ağır bir tehlike ile korkutularak evlenmeye razı edilmiş eş, evlenmenin iptalini dava edebilir (TMK.md.151). Davacının, evlenmeye korkutularak razı edildiğini kabule yeterli delil bulunmamaktadır. Türk Medeni Kanununun 141. maddesi hükmü dikkate alındığında nikâhın evlendirme memuru tarafından davet üzerine davalının kardeşinin evinde yapılmış olması, tek başına evlenmenin baskı altında yapıldığını göstermez. Dosyaya sunulan fotoğraflar ve tanık beyanları nikâhın korkutma ve tehdit altında yapıldığını gösterir nitelikte değildir. Öyleyse davanın reddi gerekirken yetersiz gerekçe ile iptal kararı verilmesi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2011/2995 E. , 2011/3882 K.
- Evlilik butlanla sakat olsa dahi doğan çocuk evlilik birliği içinde doğmuş sayılır.
“2-Davalıların bu evlilikten olma 12.03.2001 doğumlu E.. adlı bir çocukları bulunmaktadır. Mahkemece evliliğin butlanına karar verilse dahi çocuğun evlilik içinde doğmuş sayılacağı (TMK.md.157) dikkate alınarak velayet ve kişisel ilişki yönlerinden bir düzenleme yapılması yasal bir zorunluluktur. Bu yön dikkate alınarak müşterek çocuğun velayeti konusunda herhangi bir hüküm kurulmaması doğru olmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2009/6395 E. , 2010/9708 K.
- Sadakat yükümlülüğünün devam etmesi ve ağır kusur sonucunda maddi manevi tazminatı isteyebilecek olan taraf hakkında Yargıtay kararı
2- Eşler birbirine sadık kalmak zorundadırlar (TMK m. 185/3). Bir boşanma davasının açılması durumunda eşlerin sadakat yükümlülüğü elbette ortadan kalkmaz. Bunun aksi de düşünülemez. Nitekim boşanma davasının açılmasıyla eşler arasındaki cinsel sadakat yükümlülüğünün “kalktığına” ve dava tarihinden sonra gerçekleşen sonraki cinsel sadakate aykırı davranışların “yeni bir dava” konusu yapılamayacağına ilişkin bugüne kadar alınmış hiç bir Yargıtay kararı bulunmamaktadır. Boşanma davalarında uygulanacak yargılama usulü Türk Medeni Kanununun 184 ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile emredici olarak düzenlenmiş olduğundan eşlerin sadakat yükümlülüğünün evlilik süresince geçerli olmasına ilişkin ‘’maddi hukuk kuralı” taraflara ön inceleme aşaması tamamlanıncaya kadar usulüne uygun şekilde dayanılmayan vakıalara dayanma ve bu vakıalara ilişkin delil sunma hakkını vermez. Somut olayda; mahkemece, davacının sadakatsiz davranıp eşinin eve dönmemesi için kapı kilidini değiştirdiği, buna karşılık kadının da eşine hakaret ettiği için erkeğin ağır kusurlu olduğu belirtilerek boşanma kararı verilmiştir. Ne var ki; mahkemece davacının kusurlu davranışları arasında sayılan sadakatsizlik eylemi tahkikat aşamasında ileri sürülmüş olup hükme esas alınamaz. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya neden olan olaylarda davalı kadının, davacı erkeğe nazaran ağır kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. O halde, davacının ağır kusurlu kabul edilerek davalı kadın yararına maddi ve manevi tazminat (TMK m.174/1-2) hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/3256 E. , 2016/10777 K.
- Boşanma da daha fazla kusurlu olan tarafın davasının reddedilmesi gerektiği, davalıya yüklenebilecek bir kusur olmaması halinde davacının açmış olduğu dava reddedilmelidir.
“Toplanan delillerden davacı tanık beyanlarında geçen olaylardan sonra evlilik birliği devam ettiği gibi, güven sarsıcı davranışlar içerisine giren, birlik görevlerini yerine getirmeyen, ailesinin eşine baskı yapmasına sessiz kalan ve boşanma davası açıldıktan sonra başka kadınla yaşamaya başlayan ondan çocuğu olan davacı koca boşanmaya neden olan olaylarda tam kusurludur. Davalı kadının davacı koca ile Serik’te birlikte yaşamadıkları da davalı tanıklarının beyanından anlaşılmıştır. *Türk Medeni Kanununun 166.maddesi hükmünü tamamen kusurlu eşin de dava açabileceği ve yararına boşanma hükmü elde edebileceği biçiminde yorumlamamak ve değerlendirmemek gerekmektedir. Çünkü böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer. Diğer taraftan gene böyle bir düşünce tek taraflı irade ile sistemimize aykırı bir boşanma olgusunu ortaya çıkarır. Boşanmayı elde etmek isteyen kişi karşı tarafın hiçbir eylem ve davranışı söz konusu olmadan, evlilik birliğini, devamı beklenmeyecek derecede temelinden sarsar, sonrada mademki birlik artık sarsılmış diyerekten boşanma doğrultusunda hüküm kurulmasını talep edebilir. #Öyle ise Türk Medeni Kanununun 166.maddesine göre boşanmayı isteyebilmek için tamamen kusursuz ya da az kusurlu olmaya gerek olmayıp daha fazla kusurlu bulunan tarafın dahi dava hakkı bulunmakla beraber, boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusurunun varlığı ve bunun belirlenmesi kaçınılmazdır. *Az kusurlu eş boşanmaya karşı çıkarsa bu halin tespiti dahi tek başına boşanma kararı verilebilmesi için yeterli olamaz. Az kusurlu eşin karşı çıkması hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olmalı, eş ve çocuklar için korunmaya değer bir yararın kalmadığı anlaşılmalıdır.(TMK.md.166/2) #Mevcut olaylara göre evlilik birliğinin, devamı eşlerden beklenmeyecek derecede, temelinden sarsıldığı kuşkusuzdur. Ne var ki bu sonuca ulaşılması tamamen davacının tutum ve davranışlarından kaynaklanmış olup, davalıya atfı mümkün hiçbir kusur gerçekleşmemiştir. Bu durumda açıklanan nedenle isteğin reddi gerekirken yasa hükümlerinin yorumunda yanılgıya düşülerek boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2008/6824 E. , 2008/9059 K.
- Boşanma davasından sonra meydana gelen olaylar önceki dava da ileri sürülemez; ancak yeni bir dava ile ileri sürülmesi mümkündür. Ziynet eşyaları hakkında yemin delili hatırlatılması gerektiği.
“1-Toplanan delillerden davacı kadının tanıklarının görgüye dayalı beyanları bulunmamaktadır. Tanık beyanları, davacı kadının tanıklara anlattıklarının aktarılmasından ibaret olup; anlatımlarda geçen olayların sabit olduğu kabul edilemez. Bu nedenle, davalı kocadan kaynaklanan boşanmayı gerektirir maddi bir hadisenin varlığı kanıtlanamamıştır. Boşanma davasından sonra meydana gelen ve niteliği gereği boşanma hükmünün kesinleşmesine kadar devam etmeyen tarafların yükümlülüklerine ilişkin yeni olaylar ise; ancak yeni bir davanın konusunu oluşturabileceğinden; bu dava için hükme esas alınamaz. O halde açılan boşanma davasının reddi gerekirken; yazılı şekilde davanın kabulü isabetli olmayıp, bozmayı gerektirmiştir. 2-Davacının ziynet eşyası alacağı davası, davacının gösterdiği diğer delillerle kanıtlanamamıştır. Ancak, davacı dava dilekçesinde açıkça “yemin” deliline de dayanmıştır. Mahkemece davacıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılmamıştır. Bu nedenle, mahkemece ziynet eşyası alacağı istemiyle ilgili olarak davacıya yemin teklif etme hakkı bulunduğunun hatırlatılması, yemin teklif edildiği takdirde ise usulünce yemine ilişkin yargılama işlemlerinin yerine getirilmesi (HMK.m.227-238) ve gerçekleşecek sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken; eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi de usul ve yasaya aykırı olmuş; bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, bozma sonucu yönünden oybirliğiyle, bozma gerekçesi yönünden oyçokluğuyla karar verildi. 04.06.2012 (Pzt.)
KARŞI OY YAZISI: Davalı erkeğin boşanma davası açıldıktan sonra davacı kadını tehdit ettiği ve bu sebeple cezalandırıldığı yönünde değerli çoğunluk ile aramızda görüş birliği vardır. Değerli çoğunluk davadan sonra gerçekleşen tehdit olayının hükme esas alınmamasını gerekçelendirirken “boşanma davasından sonra meydana gelen ve tarafların niteliği gereği boşanma hükmünün kesinleşmesine kadar devam etmeyen yükümlülüklerine ilişkin yeni olaylar ise; ancak yeni bir davanın konusunu oluşturabileceğinden bu dava için hükme esas alınamaz” görüşünü sergilemiştir.
Değerli çoğunluğa göre boşanma davasının açılmış olması durumunda eşlerin duygusal sadakate ilişkin yükümlülükleri sona ermektedir. Kendi ifadelerine göre birebir söylemek gerekirse “bu yükümlülük devam etmemektedir”. Türk Medeni Kanunun 185/3. madde hükmünde yer alan sadakatin “sadece cinsel sadakati” içermediği diğer bir deyişle duygusal sadakati de içerdiği bilimsel öğretide “oybirliği” ile kabul edilen bir görüştür. Aksi bir düşünceyi söyleyen bilimsel bir görüş ne duyulmuştur ne görülmüştür. Boşanma davası açılmış olması diğer eşin duygusal sadakate aykırı davranmama (örneğin eşine hakaret etmemek, tehdit etmemek, iftira etmemek vb.) yükümlülüğünü sonlandırmaz. Daha açık bir söyleyişle boşanma davası açılmış olsa bile diğer eşin duygusal sadakat yükümlülüğü “devam eder“. Değerli çoğunluğun açıkladığı gibi sona ermez. Davalı erkeğin davadan sonra gerçekleşen tehdit eylemi; davadan sonra gerçekleşen ve boşanma konusu teşkil eden “her türlü eylemin” (örneğin cinsel sadakate aykırı eylem, eşin burnunu kesme gibi fiziksel şiddete aykırı eylem vb) ancak yeni bir dava konusu olabileceği” gerekçesiyle hükme esas alınamayacağı şeklinde ifade edilmelidir. Değerli çoğunluğun boşanma davası açıldıktan sonra gerçekleşen ve boşanma sebebi oluşturan davranışları hükme esas alıp almama bağlamında hiçbir pozitif hukuk (usul hukuku bağlamında) normuna dayanmayan ve dayandırılamayan “yapay ayrılmamasına” katılabilmem mümkün değildir. Farklı düşünüyorum.” Yargıtay 2. H.D. 2011/18934 E. 2012/14944 K.
- Aldatan eşin ses kaydının alınması özel hayatın gizliliğini ihlal etmeyecek olup, sadakat yükümlülüğü ihlal edildiği için boşanma davasının kabulü gerekmektedir.
“Olayda; davacı-davalı koca tarafından mahkemeye delil olarak sunulan, ses kayıtlarına ilişkin CD.’nin, davalının “özel hayatının gizliliği” ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiği, bu nedenle delil olarak kullanılamayacağı ileri sürülmüş; mahkemece de; “davacı eşin delil olarak sunduğu ses kaydının davalının bilgisi dışında özel hayatın gizliliği ihlal edilerek hukuk dışı yollardan oluşturulduğu, bu sebeple itibar edilemeyeceği” kabul edilerek, “davalının sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışta bulunduğunu gösteren başkaca bir delil de getirilmediği” gerekçesiyle davacı-davalı kocanın açtığı boşanma davasının reddine karar verilmiştir.
Sunulan delil, eşlerin birlikte yaşadıkları konutta, davalının bilgisi dışında koca tarafından hazırlanan bir sistemle elde edilmiştir. Yapılan bilirkişi incelemesi sonucu, (CD)’deki ses kayıtlarının, orijinal olduğu, üzerinde ekleme, çıkarma, kesinti ve kopyalama bulunmadığı tespit edilmiştir. Davalı-davacı, kayıt altına alınan konuşmaların kendisine ait olmadığına ilişkin bir iddia ileri sürmemekte, bu delilin özel hayatının gizliliği ihlal edilerek elde edildiğini belirterek karşı çıkmaktadır.
Bir delilin elde edilişi, kişilerin Anayasa ile tanınmış haklarının ihlali suretiyle gerçekleşmiş ise, onun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin kabulü gerekeceğinde duraksama bulunmamaktadır. Delilin elde edilişinde hukuka uygunluk nedenleri varsa, o zaman kanuna aykırılık ortadan kalkar. Kuşkusuz Anayasaya göre; herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. (Anayasa m.20/1) Ancak, evlilik birliğinde eşlerin, evliliğin devamı süresince birbirlerine sadık kalmaları da yasal bir zorunluluktur. (TMK. m.185/3) Eşlerden birinin, bu alana ilişkin özel yaşamı, evlilikle bir araya geldiği ve birlikte yaşadığı hayat arkadaşı olan diğer eşi de en az kendisininki kadar yakından ilgilendirir. O nedenle, evlilikte; evlilik birliğine ilişkin yasal yükümlülükler alanı, eşlerin her birinin özel yaşam alanı olmayıp, aile yaşamı alanıdır. Bu alanla ilgili de eşlerin tek tek özel yaşamlarının değil, bütün olarak aile yaşamının gizliliği ve dokunulmazlığı önem ve öncelik taşır. Bu bakımdan evliliğin yasal yükümlülükler alanı, diğer eş için dokunulmaz değildir. Bu nedenle, eşinin sadakatinden kuşkulanan davacı-davalının, birlikte yaşadıkları her ikisinin de ortak mekânı olan konuta, eşinin bilgisi dışında ses kayıt cihazı yerleştirerek, eşinin aleni olmayan konuşmalarını kaydetmesinde bu suretle sadakat yükümlülüğü ile bağdaşmayan davranışlarını tespit etmesinde özel hayatın gizliliğinin ihlalinden söz edilemez ve hukuka aykırılık bulunduğu kabul olunamaz. Aksine, aile birliğine ilişkin ortak yaşanılan mekâna davalının, meşru olmayan bir amaç için arkadaşlarını kabul etmesinde, aile hayatının gizliliğini ihlal söz konusudur. Bu bakımdan sözü edilen delilin elde edilişinde hukuka aykırılık bulunduğundan söz edilemez, O halde yapılan soruşturma ve toplanan delillerle; davalı-davacının; meşru olmayan bir amaç için karşı cins de dâhil olmak üzere arkadaşlarını müşterek konuta aldığı ve sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı gerçekleşmiştir. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Gerçekleşen olaylar karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu koşullar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-davalı koca tarafından açılan boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerekirken isteğin reddi doğru bulunmamıştır. 2. Hukuk Dairesi 2007/17220 E. , 2008/13614 K.
- Eşlerin evlilik sırlarını ve cinsel sorunlarını başkasına ifşa etmenin kusur kabul edileceği.
“1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda, evlilik birliğine ilişkin görevlerini yerine getirmeyen davalı-davacı ile aile sırlarını ve cinsel sorunlarını başkalarına ifşa eden davacı-davalının eşit kusurlu olduklarının anlaşılmasına göre davalı-davacının aşağıdaki bendin dışında kalan temyiz itirazları yersizdir. 2-Tanıkların davacı-davalıdan ve başkalarından aktardıkları olaylar sabit kabul edilemez ve hükme esas alınamaz. Davalı-davacı koca’nın eşine hakaret ettiğine ilişkin görgüye dayalı bir beyan bulunmamaktadır. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda tarafların eşit kusurlu oldukları toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 174/1. ve 2. maddesi koşulları davacı-davalı yararına oluşmamıştır. Davacı-davalı kadının maddi ve manevi tazminat isteğinin reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2008/7283 E. , 2008/7989 K.
- Yalnız ve bakıma muhtaç kayınpederinin yanında kalmasına razı olmayan eş, birliğin devamı için gereken ele yardımcı olma ve birliğin giderlerine katılma ödevini yerine getirmediği için açılan dava haklıdır, birlik temelden sarsılmıştır.
“Mahkemece; “taraflar arasında evlilik birliğini temelinden sarsacak ve boşanmayı gerektirecek bir geçimsizliğin mevcut ve sabit olmadığı” gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Oysa davalının, kazancını alkol, kumar ve eğlence yerlerinde harcadığı, yalnız ve bakıma muhtaç olan kayınbabasının kendilerinin yanında kalmasına razı olmadığı, yapılan soruşturma ve toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Davalının gerçekleşen bu tutum ve davranışı, Türk Medeni Kanununun 185/3. maddesinde yer alan “eşine yardımcı olma” ve 186/3. maddesinde yer alan “birliğin giderlerine katılma” yükümlülüğüne aykırıdır. Bu halde, taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân bırakmayacak nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile isteğin reddi doğru bulunmamıştır.” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2014/14482 E., 2014/25535 K.